YÜZYIL ÖTESİNDEN BİZİ KORUYAN O MAVİ BAKIŞ
Kurumsal hayatın o acımasız kuralını bilirsiniz. Şirkete yeni, hırslı bir yönetici gelir. Patronun "altın çocuğu"dur. Hataları örtbas edilir, ofis içindeki küçük zorbalıklarına "iş bitiricilik" denilerek göz yumulur. Hatta diğer çalışanları ezmesi için eline sopa bile verilir. O kişi, arkasındaki bu rüzgârla şirketin sahibiymiş gibi davranmaya başlar. "Ben vazgeçilmezim, patron bensiz adım atamaz" diye düşünür. Egosu şiştikçe şişer, palazlandıkça palazlanır.
Sonra bir sabah ansızın İnsan Kaynakları (İK) kapısını çalar, güvenlik eşliğinde binadan çıkarılır. İşin trajikomik yanı; geride kalan personel, onun despotluğundan bıktığı için bu kovulmayı "adaletin tecellisi" sanır. Kimse patrona dönüp, "Yahu düne kadar bu adama o sopayı veren, sırtını sıvazlayan sen değil miydin?" diye sormaz.
Küresel siyasetin, özellikle de okyanus ötesindeki "Büyük Merkez Ofis"in çalışma prensibi tam olarak budur.
Bu şirketin arşiv odası, bir zamanlar "Ayın Elemanı" seçilip, sonra "Şirket Düşmanı" ilan edilenlerin dosyalarıyla doludur.
Dosyaları rastgele açalım mı?
Mesela 1950’lerin başına gidelim. İran şubesinde işler "millileşmeye" başlayınca, Merkez Ofis hemen düğmeye bastı. O güne kadar demokratik yollarla seçilmiş Başbakan Musaddık, bir sabah ansızın "istenmeyen adam" ilan edildi. Operasyonun adı Ajax’tı; şirketin "kötü personel" temizliği...
Ya da Latin Amerika departmanına bakalım. Şili’de Allende’ye yapılanlar... Veya Panama dosyasını hatırlayın. Manuel Noriega, yıllarca bu şirketin bordrolu elemanıydı, kirli işlerin sahadaki uygulayıcısıydı. Patronla arası iyiydi, "bizim çocuk"tu. Ne zaman ki "ben de artık patron gibi davranacağım" dedi, bir gecede "uyuşturucu baronu" ve "sapık diktatör" manşetleriyle şeytanlaştırıldı. Sonuç? İş akdi tek taraflı feshedildi, hem de ülkesi işgal edilerek.
Irak dosyası en kalın olanı. 80'lerde komşusuyla savaşırken "bölgenin laik ve modern yüzü" diye pohpohlanan, eline her türlü imkan verilen Saddam, 90'larda birden "Dünya barışının önündeki en büyük engel" oldu. Oysa adam aynı adamdı, yönetim tarzı aynıydı. Değişen tek şey, Merkez Ofis'in "artık bu personelle çalışmak maliyetli" kararıydı.
Sistem o kadar basit ve o kadar bayat ki, şaşarsınız: Önce şişir, kullandır, sonra patlat.
Peki, asıl soru şu: Devlet yöneten, tarihten haberdar olması gereken koca koca liderler, bu kadar basit bir İK numarasını nasıl yer?
Bu nasıl bir basiret bağlanmasıdır? Cevap, insanın en eski zaafında saklı: Kibir.
O liderler, kendilerinin öncekilerden farklı olduğuna, "özel" olduklarına inanmak istiyorlar. "Tamam, Noriega harcandı, Saddam kandırıldı ama ben başkayım, biz patronla gerçekten ortağız" sanrısına kapılıyorlar. Oysa emperyalizmin kitabında "ortaklık" yoktur, "taşeronluk" vardır. Ve her taşeronun bir sözleşme bitiş tarihi vardır.
Ancak bizim çok büyük bir şansımız, diğerlerinden çok farklı bir "sigortamız" var.
Bu topraklarda, o küresel şirketin oyunlarını daha kurulurken bozan, "Manda ve himaye kabul edilemez" diyerek o patronlara rest çeken bir irade; Atatürk ve Cumhuriyet gerçeği var.
Peki, bu sistem oyunu nasıl bozar?
İlk olarak "Tam Bağımsızlık" ilkesiyle... Cumhuriyet, liderine "Sen okyanus ötesindeki ofisin şube müdürü değilsin, bu evin sahibisin" der. Sahibin olduğu yerde, kimse seni kovamaz. Bu ilke, lideri "küresel patrona" yaranma mecburiyetinden kurtarır.
İkincisi "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesiyle... Emperyalizm, taşeron liderleri sever çünkü onlara kendi kirli savaşlarını yaptırır. Onları "Bölgesel Güç" gazıyla şişirip komşularına saldırtır (Saddam örneği). Atatürk'ün barış ilkesi ise bu gaza gelmeyi, maceraperestliği, yani "şişirilme" aşamasını daha baştan reddeder.
Ve en önemlisi "Laiklik" ve "Hukuk Devleti"... Küresel güçler, kontrol etmek istedikleri ülkelerde liderlerin "kutsallaştırılmasını" severler. Çünkü kutsal bir lideri hataya sürüklemek kolaydır, eleştiri almaz. Ancak Laik Cumhuriyet, lideri "kutsal bir kurtarıcı" olarak değil, "hesap verebilir bir vatandaş" olarak konumlandırır. Liderin ayağını yere bastırır, gerçeklikten kopmasını engeller.
Bu yüzden, bugün içeride veya dışarıda Atatürk’ü ve Cumhuriyetin temel ilkelerini yıpratmaya çalışmak, sadece bir nankörlük değil, tam anlamıyla bindiği dalı kesmektir.
O ilkeleri zayıflatmak, ülkenin bağışıklık sistemini çökertip bizi o "küresel virüslere" açık hale getirmektir. Atatürk'ün mirasıyla oynamak, sadece ideolojik bir hesaplaşma değil; halkın ve devletin geleceğine ipotek koyan, telafisi mümkün olmayan büyük bir tarihsel hatadır. Çünkü o koruyucu zırh delinirse, Türkiye'nin o kurtlar sofrasındaki diğer "kullan-at" devletlerden bir farkı kalmaz ve sıranın kime geleceğini tarih defalarca yazmıştır.
Bugün o mavi gözlerin yüz yıl ötesine nasıl baktığını, bizi hangi badirelerden koruduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Yeter ki o ayarlarla oynanmasın, yeter ki o fabrika ayarlarına sadık kalinsın. O zaman hiçbir "küresel patron"un işten çıkarma tazminatıyla uğraşmak zorunda kalmayız.